Tevfik Saleh’in ‘The Dupes’ Filmi Üzerine Derin Bir İnceleme
‘The Dupes’, Tevfik Saleh’in sinemasıyla Filistin’in acı dolu tarihini gözler önüne seriyor.
Bazı tarihlerin etkisi, yalnızca takvimlerde değil, bedenlerde de hissedilir. 1948 yılı, Filistin için sadece bir dönüm noktası değil; aynı zamanda seslerin sustuğu ve kelimelerin yetersiz kaldığı bir çağrışım alanıdır. İnsanların evlerinden, topraklarından ve hafızalarından koparıldığı bu büyük felaket, Nakba olarak adlandırılmaktadır. Yerinden edilenlerin, kaybolan evlerin ve nesiller boyu taşınan acıların ortak adı olan bu kavram, Filistin halkının sürgün hikayesinin temelini oluşturur.
Nakba sonrasında Filistin, sadece haritalardan silinmeye çalışılan bir yer olmaktan çıkmış; aynı zamanda halkı için sona ermeyen bir sürgün sürecinin adı haline gelmiştir. Kamplar, geçici olarak tanımlanan ama kalıcılaşan yaşam alanları haline gelirken, bekleyiş yaşamın bir parçası, umut ise ertelenmiş bir ihtimal olarak varlık göstermiştir. Tevfik Saleh’in 1972 yapımı The Dupes (Al-Makhdu’un), işte bu ertelenmiş yaşamların içinden seslenmektedir. Film, üç Filistinli mültecinin çölü aşarak yeni bir hayata ulaşma arzusunu anlatırken, aslında Filistin’in Nakba sonrası varoluşunu sinematik bir dille ifade etmektedir.
Film, Ghassan Kanafani’nin Men in the Sun adlı eserinden uyarlanmıştır. Kanafani, Filistin direnişinin tarihindeki önemli figürlerden biridir ve eserleri, yalnızca slogan üretmekle kalmaz; aynı zamanda sessizliğin görünür kılınmasını hedefler. Onun yazılarında direniş, çoğu zaman yüksek sesle değil, sessizlik içinde, bekleyerek ve içe dönük bir ağırlıkla hissedilir. Men in the Sun, Filistin edebiyatında bir dönüm noktasıdır; mağduriyeti romantize etmez, aksine onu boğucu bir gerçeklik olarak sunar. The Dupes, bu edebi dili sinemanın sessizliğiyle birleştirir.
Filmdeki üç ana karakter; Abu Qais, Assad ve Marwan, farklı kuşakları temsil eder. Biri geçmişini ve topraklarını hatırlayan yaşlı bir adam, diğeri mücadeleyle şekillenen genç bir birey, sonuncusu ise sürgünde doğmuş ve kaybettiklerinin farkında olmayan bir çocuk. Bu üç figür, Filistin’in sürekli kaybını tek bir hikaye içinde birleştirir. Kameranın gözünden bireysel hikayeler, zamanla kolektif bir hafızaya dönüşmektedir.
Çöl, filmde yalnızca bir mekan değil; aynı zamanda politik bir boşluğun, terk edilmişliğin ve yönsüzlüğün görsel temsili olarak öne çıkar. Geniş açılar, insanı küçülten bir coğrafya yaratırken, güneşin acımasızlığı gölgeyi neredeyse yok eder. Bu sert doğa, Filistinlilerin tarihsel yalnızlığını yansıtır. Saleh’in sinematik dili burada sade ama acımasızdır: müzik durur, diyalog azalır, görüntü konuşur.
Filmin en çarpıcı anlarından biri, Arap kontrol noktasında geçen sahnedir. Kamyon durur ve kaçakçı, klimalı bir odada serinlik içinde bekleyen Arap yetkililerle zaman geçirirken, kamyonun su tankında gizlenen üç Filistinli çöl sıcağında boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kamera, içerideki metal duvarların boğuculuğu ile dışarıdaki konfor arasındaki farkı uzun uzun gösterir. Bu sahne, yalnızca fiziksel bir bekleyişi değil; aynı zamanda Filistin halkının tarih boyunca maruz kaldığı Arap dünyasının sessizliği ve sırt çevirmesini de gözler önüne serer.
Burada ihanet, açık bir düşmandan gelmez; daha acı olanı, tanıdık bir sessizlikten doğar. Klimanın uğultusu ile içerideki sessizlik yan yana gelir. Saleh, bu karşıtlığı abartmadan ama ısrarla kurar. Film, bağırmaz veya suçlamaz; sadece gösterir. Ve bu nedenle rahatsız edicidir.
Su tankı, film boyunca hem bir umut aracı hem de bir mezar simgesi haline gelir. Metalin içinde sıkışan bedenler, Filistinlilerin tarihsel olarak hapsedildiği politik çıkmazın bir metaforu gibidir. Son sahnede tank açıldığında gelen sessizlik, sinemanın en ağır anlarından biridir. Kanafani’nin metninde yankılanan soru burada görselleşir: Neden duvarlara vurmadılar? Bu soru, yalnızca karakterlere değil, tüm bir halka ve belki de izleyiciye yöneltilmiştir.
The Dupes, bir kaçış hikayesi olarak başlasa da, bir yüzleşme filmine dönüşür. Umut tamamen yüceltilmez, trajedi de estetikle yumuşatılmaz. Film, Filistin meselesini bir “olay” olarak değil, devam eden bir durum olarak ele alır. Nakba sona ermemiştir; sadece biçim değiştirmiştir.
Bu nedenle The Dupes, yalnızca geçmişe ait bir film değildir. O, hâlâ süregeldikleri sessizliğin sinemadaki yansımasıdır. Ve belki de en rahatsız edici yanı, film bittiğinde çölün hâlâ sıcak, sınırların hâlâ var olduğu ve tankın içindeki sessizliğin hâlâ kulaklarda yankılandığı gerçeğidir.




