Ateşkes Maskesi Altında Süregelen Yıkımın Gerçekleri
İran ve ABD arasındaki ateşkesin gerçek bir barış değil, savaşın yeniden düzenlenmesi olduğunu ortaya koyan analiz.
Yeni Şafak / Yasin Aktay
Ortadoğu’da son günlerde yaşanan olaylar, savaşların sadece askeri anlamda değil, aynı zamanda kavramsal ve diplomatik düzeyde de bir yeniden yapılanma sürecine girdiğini gösteriyor. “Ateşkes” olarak adlandırılan durumun, aslında barışı değil, savaşın yeniden yapılandırılmasını ifade ettiğini söylemek mümkün.
İran ile ABD arasında sağlanan ateşkes, başlangıçta küresel bir krizin eşiğinden dönüldüğü izlenimini yaratsa da, aynı anda Lübnan’da başlayan bombardımanlar, bu ateşkesin kimin için geçerli olduğunu açıkça ortaya koydu. İlk anlarda anlaşıldı ki, ortada gerçek bir ateşkes yoktu; savaşın haritası yeniden çiziliyordu.
Siyonist-ABD koalisyonunun İran’a karşı başlattığı savaş, konvansiyonel savaşlardan oldukça farklı bir seyir izliyor. Ne savaşın gerekçeleri ne de gelişimi, bilinen savaşlara benziyor. Asimetrik bir savaşın, teknolojik olarak üstün güç lehine birkaç saat içinde sonuçlanacağı düşünülürken, 40 günün sonunda zayıf tarafın daha önce tahmin edilenden çok daha fazla direniş gösterdiği görüldü.
Basit ve ucuz silahlarla, pahalı askeri teçhizata büyük zararlar verilebiliyor. Gazze’de de benzer bir durum yaşanmış, düşük maliyetli roketlerle yüksek maliyetli tanklar etkisiz hale getirilmişti. Burada asıl önemli olan, bu silahları kullananların inancı ve cesaretiydi. Günümüzde teknolojinin belirleyici olduğu düşünülse de, savaşların bu faktörden bağımsız olarak sürdürülmesi mümkün değil.
İran’a yönelik savaşta da askeri üstünlüğün, halkı mevcut rejimden kopararak savaşın sonucunu belirleyeceği düşünülüyordu. Ancak beklenmedik bir şekilde, halk, ABD ve İsrail saldırıları karşısında kenetlenerek güçlü bir tepki gösterdi. Savaşlarda yanlış tahminler ve hatalı sosyolojik okumalar, yalnızca ABD ordusunu değil, birçok gücü yanıltıyor. Saldırgan güç, yalnızca kendi saldırganlığını onaylayacak analizlere yönelirken, dış saldırıların iç konsolidasyonu güçlendirebileceği gerçeği göz ardı ediliyor.
Bugün gelinen noktada, nükleer silahlar dışında kullanılmamış bir koz kalmadığı bir ortamda, Pakistan’ın girişimiyle sağlanan ateşkes, sıradan ateşkeslerden farklı bir anlam taşıyor. Hürmüz Boğazı’nın açılması karşılığında elde edilen bu iki haftalık ateşkes, Pakistan’ın arabuluculuğunun bir sonucu olarak sunuluyor. Ancak bu süreç, bölgesel ve küresel aktörlerin dahil olduğu nadir bir mutabakat sağlasa da, ateşkesin herkes için geçerli olmadığı gerçeği ortaya çıktı.
İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları, bu “seçmeli ateşkes”in en belirgin örneği oldu. Ateşkesin ilanından sadece birkaç saat sonra başlayan hava saldırıları, ilk günlerde yüzlerce can kaybına yol açtı. Ancak asıl dikkat çekici olan, saldırıların durmaması ve bilançosunun hızla artmasıydı. Bugün, hayatını kaybedenlerin sayısının 2000’e yaklaşması, artık bir “askeri operasyon” değil, geniş çaplı bir yıkım olduğunu gösteriyor.
İsrail basınında yer alan “ateşkes Lübnan’ı da kapsayacak” yönündeki bilgiler kısa sürede geri çekildi. İsrail Genelkurmay Başkanı’nın saldırıların süreceğini açıklaması ve ardından Netanyahu hükümetinin ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığını ilan etmesi, savaşın başından beri izlenen stratejiyi bir kez daha gözler önüne serdi. Bu strateji, savaşın cephelerini ayrıştırmak ve her cepheyi yönetilebilir bir kriz alanına dönüştürmek üzerine kuruluydu.
ABD Başkanı Trump’ın bu ayrımı açıkça teyit etmesi, stratejinin yalnızca İsrail’e ait olmadığını gösteriyor. Lübnan’ın “ayrı bir cephe” olarak tanımlanması, savaşın sınırlandırılması değil, kontrollü bir şekilde sürdürülmesi anlamına geliyor. Bu durum, klasik bir ateşkes değil, savaşın yeniden düzenlenmesidir.
İran tarafının bu durumdan haberdar olmaması, belki de ilk sorun oldu. Ateşkes görüşmelerine başladıklarında, bunun tüm cepheleri kapsayacağı varsayımında bulunuyorlardı. Ancak ABD ve İsrail, İran’ın bu beklentisini bilerek, yalnızca kendi lehlerine olacak sınırlı bir ateşkesi yeterli gördüler. Böylece Hürmüz geçişi açılacak ve Tel Aviv’e yönelen İran füzeleri durdurulmuş olacaktı.
Daha ateşkes anlaşmasının imzalandığı saatlerde Lübnan’a büyük bir saldırı başlatan İsrail, aslında bilinen tutumunu bir kez daha sergiledi. Bu durumun artık ABD’ye de sirayet ettiği dikkat çekiyor. Bugün yaşananlar, sözlerin, anlaşmaların ve diplomasinin değerinin kalmadığını gösteriyor. ABD ve İsrail, İran ile görüşmeler sürdürürken savaşı başlatarak diplomasinin de bir savaş taktiği olarak kullanılabileceğini açıkça gösterdiler. Gazze’de de benzer bir durum yaşanmış, ateşkes, karşı tarafın elini bağlayan bir araca dönüştürülmüştü.
Trump’ın, Dışişleri Bakanı’nın ve Beyaz Saray sözcüsünün savaşın başından beri yaptıkları açıklamalar, giderek bir gürültüye dönüşüyor. Bir gün “tam ateşkes” denirken ertesi gün aynı anlaşmanın Lübnan’ı kapsamadığı ilan ediliyor. Trump’ın ateşkesi “daha büyük bir fetih için mola” olarak tanımlaması, bu zihniyetin en açık ifşasıdır: Barış, bir hedef değil, yalnızca taktik bir aralıktır.
Bu dil, siyasetin ciddiyetinden uzaklaşıp psikolojik bir teşhir alanına dönüşüyor. “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” iddiası, ironik bir şekilde, Amerika’yı büyük yapan değerlerin aşındırılması pahasına dile getiriliyor. Sonuç olarak, ortada ne tutarlı bir strateji ne de ikna edici bir söylem kalıyor.
Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, sadece bir savaşın değil, aynı zamanda bir dilin ve siyasetin çöküşünü de simgeliyor. Ateşkesin anlamını yitirdiği, diplomasinin bir taktiğe dönüştüğü ve sözlerin güvenilirliğini kaybettiği bir ortamda artık hiçbir anlaşmanın kalıcı olamayacağı görülüyor. Kısa vadede askeri üstünlük gibi görünen durumlar, uzun vadede derin bir meşruiyet kaybına yol açıyor. ABD ve İsrail, şu an sahada güç üretiyor olabilir; ancak aynı zamanda kendilerini dünyadan tecrit eden bir süreci de hızlandırıyorlar.
Tarih, savaşların cephede kazanılsa bile, anlamını kaybeden bir dilin üzerinde sürdürülemeyeceğini defalarca göstermiştir. Eğer “ateşkes” artık herkes için geçerli değilse, o zaman adı konulmamış bir savaşın içindeyiz demektir ve bu savaşın asıl sonucu, haritalardan önce anlamların yıkımı olacaktır.




