Hilafet Meselesi Üzerine Derinlemesine Bir İnceleme

Hilafet müessesesi üzerine yazılmış önemli bir eser ve yazarları hakkında detaylı bir inceleme.

“Hilafet ve Halifesiz Müslümanlar” adlı kitap, 1980 yılında Medrese Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Sahafiye merakım beni bu eseri bulmaya yönlendirdi ve sonunda aradığım kitabı elde ettim. Osmanlı dönemi devlet adamı ve âlimlerinden Mustafa Zihni Paşa tarafından kaleme alınan bu eser, dönemin önemli isimlerinden Sadık Albayrak tarafından yayına hazırlanmış ve düzenlenmiştir. 1992 yılında Araştırma Yayınları tarafından kapak değişikliğiyle tekrar basılmış, 2019 yılında ise İslami Medrese Yayını tarafından sadeleştirilmiş bir versiyonu yayımlanmıştır.

Mustafa Zihni Paşa, ünlü Babanzâde Ahmed Naim Bey’in babasıdır ve Osmanlı Devleti’nde birçok önemli görev üstlenmiş, ilimle meşgul bir şahsiyettir. Siyasi olarak büyük bir basirete sahip olan müellif, İttihat ve Terakki’nin Balkan Savaşı’na girmesini istememiş, bu konuda uyarılarda bulunmuş ancak dinlenmemiştir. Sonuç olarak, Osmanlı Devleti bu savaşta büyük zarar görmüştür. Oğulları arasında İsmail Hakkı Bey İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmış ve bakanlık yapmış, diğer oğlu Babanzâde Ahmed Naim Bey ise batıcılık akımlarına karşı mücadele etmiştir. Ahmed Naim, ayrıca Sahih-i Buhari’yi Türkçeye kazandıran önemli bir isimdir.

Elimizdeki eser, İslam’daki hilafet müessesesinin oluşumu, mahiyeti ve şartları hakkında derleyici bilgiler sunmakta, hilafetin tarihine giriş niteliği taşımakta ve meşveretin İslam’daki yerini de ele almaktadır. Bu kitap, hilafet konusunu derinlemesine incelemek isteyenler için başucu niteliğindedir.

Kitabı yayımlayan Sadık Albayrak, 1940 Trabzon doğumludur. 1977 yılında İskilipli Atıf Efendi’nin bir eseri nedeniyle merhum Necip Fazıl ile birlikte yargılanmış, 1981 yılında mahkum olmuştur. 1982-1983 yıllarında Silivri Kapalı Cezaevi’nde dokuz ay kadar hapis yatmıştır.

Kitabın giriş kısmında yayıncının notu yer almakta. Bu notta, eserin yazıldığı dönemde dünya Müslümanlarının bir halifesi olduğu ve bu durumun on üç asırlık bir geçmişe dayandığı belirtiliyor. O dönemde kimse hilafetin sona ereceğini düşünmüyordu. Ancak günümüzde halifesiz kalan yaklaşık bir milyar Müslüman bulunmaktadır.

Eserin her bir bölümü, derin bir ilmi içerik sunmakta ve bu nedenle kitabın tamamını ele alacak bir yazı en az on bölüm gerektirebilir. Bu yazıda, kitabın ilk bölümü hakkında bazı değerlendirmelerde bulunacağım. Kitabın tamamı için ise akademik çalışmalara başvurulabilir.

İlk Bölüm Özeti

İlk bölüm, İslam siyaset düşüncesinde hükümet ve hilafet kavramlarının gerekliliğini akli ve şer’i temeller üzerinden ele almaktadır. Çalışmanın temel iddiası, toplumsal düzenin ve adaletin sağlanması için hükümetin vazgeçilmez bir unsur olduğudur. İnsan topluluklarının deneyimleri, merkezi otorite yokluğunda güçlü olanın zayıf üzerinde tahakküm kurduğunu ve toplum düzeninin bozulduğunu göstermektedir. Bu nedenle, hükümet insan aklının zorunlu bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Metinde, hükümetin akli gerekliliği kabul edilmekle birlikte, İslam düşüncesinde bu kurumun daha ileri bir boyuta taşındığı vurgulanmaktadır. İslam, hükümeti sadece toplum düzenini sağlayan bir mekanizma olarak değil, aynı zamanda şer’i vecibelerin yerine getirilmesini mümkün kılan temel bir yapı olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda hilafet, İslamî hükümet anlayışının kurumsal karşılığıdır ve dinî bir yükümlülük olarak konumlandırılmaktadır.

Metin ayrıca, İslami hükümetin bireysel ve toplumsal hakları, iç düzeni ve dış ilişkileri kapsayan geniş bir hukuk anlayışına sahip olduğunu ileri sürmektedir. İslam’ın sunduğu siyasi ve idari ilkeler, geçmişten günümüze medeniyetlerin ulaştığı makul ve adil yönetim anlayışlarını kuşatıcı niteliktedir. Hilafet, kanun, hukuk, adalet dizgesini ve sosyal dengeyi temin etmeyi amaçlayan bütüncül bir yönetim modeli olarak sunulmaktadır.

Bu bağlamda, ilgili bölümden seçtiğim bazı cümleleri paylaşarak yorumlamaya çalışacağım.

1.“Hükümet ve hükümetin tabiî ihtiyaçlarından olan siyasî hukuk mevcut olmazsa cemiyet idaresinde nizamsızlık hâkim olur. Adalet ve hak yerine insanlar arasında ‘hüküm galibindir’ kaidesi hâkim olur. Haksızlık ve zulüm ile insanlar herc-ü-merc bir hâle gelir.” (S. 9-10) Bu cümle, metnin temel dayanağını oluşturur. Hükümet kavramını sadece vahye dayalı bir emirler olarak görmekten çıkarır; insan aklının ve tarihsel tecrübenin zorunlu sonucu olarak temellendirir. Böylece İslam siyaset düşüncesini “saf teoloji” alanından çıkarıp evrensel siyaset teorisiyle buluşturur. Bu yaklaşım, “dinî olan irrasyoneldir” ön kabulünü dolaylı biçimde çürütür. Ayrıca insan doğasına dair realist bir bakış açısına yaslanır ve insanı kendiliğinden adil bir varlık olarak görmez; aksine denetlenmediğinde zulme meyilli kabul eder.

2.“İslam Ümmetinin gerek kendi arasındaki hukuku ve gerek dışa karşı bütün hakları -en büyüğünden en küçüğüne kadar- şer’î bakımdan apaçık bir şekilde tayin ve tesbit edildiğinden İslam Dinince ve İslam Âlemince hükümet, şer’î vecibelerin en mühim bir rüknü olmak üzere meydana gelmiştir.” (S. 11)

Bu ifade, İslam siyaset düşüncesinde hükümetin dinî hayatın dışında bir unsur olarak görülmediğini; bilakis dinin toplumsal hayatta fiilen karşılık bulmasının şartı olduğunu ortaya koyar. Ümmetin iç ilişkilerinden dış dünya ile temasına kadar bütün hak ve sorumlulukların ayrıntılı bir şekilde belirlenmiş olması, bu düzeni koruyacak ve işleyecek bir otoriteyi gerekli kılar. Bu çerçevede hükümet, şer’î hükümlerle şekillenen adaletin, hukukun ve kamu düzeninin taşıyıcısıdır.

3.“Yüce İslam Dini, insanlık tarafından şimdiye kadar müşahede edilen bütün medeni terakkiler itibariyle makul ve güzel görülen ve bundan sonra da medeniyet ne kadar terakki ederse etsin, kâinatın sonuna kadar gelecek olan muhtelif zamanlarda makul ve güzel görünmesi mümkün olan bütün ahvali, idari ve siyasi hususları toplayıcı ve ihata edici olmasına ve insanlar arasında hükümetin varlığından istenilen hemcinsimizi güzel idare için en faydalı ve en lüzumlu medeni kanun ve usulleri haiz bulunmasından dolayı, şer’î vecibelerden olan İslami Hükümet ve Hilâfetin en makul bir hükümet olduğu ve hatta idari hakikatlerine, siyasi inceliklerine ulaştıktan sonra yersiz isnatlar, münasebetsiz ısrarlar olmazsa bu hakikatin bütün gayr-ı müslim kavim ve milletler tarafından da tasdik edileceği su götürmez bir hakikattir.” (S. 11)

Bu cümle, İslami hükümet anlayışını tarihsel tecrübe ile evrensel aklın kesiştiği bir yönetim modeli olarak temellendirir. İslam’ın, insanlığın bugüne kadar ulaştığı bütün medeni birikimleri kuşatacak genişlikte idari ve siyasi ilkeler sunduğu; zaman ilerledikçe ortaya çıkacak yeni şartlara da anlamlı karşılıklar üretebilecek bir esnekliğe sahip olduğu vurgulanmaktadır. Bu yönüyle İslami hükümet, yalnızca belli bir çağın ihtiyaçlarına hitap eden bir yapı olarak değil, insanlığın ortak iyisini gözeten süreklilik taşıyan bir sistem olarak sunulmaktadır.

Metin ayrıca, hükümetten beklenen temel amacın -insanı adaletle ve liyakatle idare etmek- İslami yönetim anlayışında en faydalı kanun ve usullerle karşılandığını anlatmaktadır. Hilafet ve İslami hükümet bu nedenle şer’i bir yükümlülük olmanın yanında, siyasi hikmet ve idari derinlik açısından da tutarlı bir model olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak, metnin güçlü yanı, ideolojik slogan üretmekten ziyade teorik meşruiyet çalışması olmasıdır. Metnin türü (akademik-analitik) düşünüldüğünde bilinçli bir tercihtir. Modern siyaset teorileri ile karşılaştırıldığında özgün bir konumda yer alır. Hobbes’un düzenin tesisi için güçlü merkezi otoriteye yaptığı vurgu ile insan doğasına dair realist kabuller arasında belirgin bir paralellik bulunur. Ancak Hobbes’un egemenliği korku temelli bir itaat mekanizması olarak ele almasına karşılık, metinde hükümet adalet ve hukuk üretme sorumluluğu taşıyan normatif bir yapı olarak düşünülmektedir. Locke’un hak merkezli siyaset anlayışıyla metin arasında da temas noktaları mevcuttur; ancak hakların kaynağı ve devletin dinle ilişkisi bakımından belirgin ayrışmalar ortaya çıkmaktadır.

Weber’in meşruiyet ve bürokrasi analizleriyle karşılaştırıldığında, metnin devleti teknik bir yönetim aygıtı olarak almadığı, değerlerle yüklü bir siyasi yapı olarak konumlandırıldığı görülmektedir. Bu karşılaştırmalar ışığında metin, modern siyaset teorilerinin ele aldığı düzen, meşruiyet ve otorite sorunlarını dikkate almakla birlikte, anlam, adalet ve ahlak boyutlarını siyasal düşüncenin merkezinde tutan normatif bir çerçeve sunmaktadır. Hükümetin varlığı akli bir zorunluluk olarak temellendirilirken, hilafet bu zorunluluğun İslam düşüncesindeki kurumsal ve şer’i karşılığı olarak ele alınmaktadır. Böylece din ile devlet düzeni arasındaki ilişki, ayrışma üzerinden değil, işlevsel ve ilkesel bir bütünlük üzerinden düşünülmektedir.

Bu yönüyle metinde anlatıldığı üzere hilafet, modern teorilere rakip değildir. Onların bıraktığı boşluklara konuşan normatif bir siyaset felsefesidir. İşin özü şudur: İnsan aklıyla üretilen sistemler maluldür. Hilafet ise meşruiyetini de kaynağını Allah’ın koyduğu normlardan alır. Dolayısıyla akıl ve mantığın da “vecebe” hükmü budur.

Hilafet ve Halifesiz Müslümanlar

Mustafa Zihni Paşa

İslami Medrese Yayını

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu