15 Temmuz’un 10. Yılında Güvenlik ve Yeni Vizyon Arayışı
15 Temmuz’un 10. yılında, Türkiye’nin güvenlik politikaları ve sivil toplum üzerindeki etkileri derinlemesine inceleniyor.
15 Temmuz’un üzerinden tam on yıl geçti. Bu süre zarfında, hem iç hem de dış siyaset açısından yaşananları dikkatlice değerlendirmek gerekiyor. 15 Temmuz, Türkiye’nin iç politik kültürünü ve dış politika meselelerini şekillendiren önemli bir dönüm noktası oldu. On yıl sonra bile, bu olayın yarattığı travmalar ve sonuçları hâlâ gözlemleniyor. Bu nedenle, 15 Temmuz’un sosyal ve politik etkileri üzerinde daha soğukkanlı bir değerlendirme yapmalıyız.
15 Temmuz’un sosyal alandaki en büyük zararlarından biri, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları (STK) ve vakıf kültürüne olmuştur. Anadolu, tarih boyunca bir vakıf medeniyeti olarak bilinirken, Türklerin en önemli özelliklerinden biri, din, dil veya ırk farkı gözetmeksizin mağdurların yanında yer almasıdır. Ancak 15 Temmuz’da, dini bir görünüme sahip bir grup, darbe girişiminde bulunarak devlete ve millete karşı saldırılarda bulundu. Bu durum, STK ve vakıf kültürünün de olumsuz etkilenmesine yol açtı. 15 Temmuz sonrası, STK’lara yönelik ciddi saldırılar ve olumsuz algılar oluştu. Özellikle muhalif çevreler, sosyal medya ve diğer platformlar aracılığıyla sivil toplum kültürünü FETÖ ile ilişkilendirmeye çalışarak, vakıf kültürünü sorgulattılar. Bu süreçte, birçok STK bu olumsuz durumu deneyimledi. Önceden toplumda olumlu bir değer olarak görülen STK’larda yer almak, artık ‘Aman dikkat, burası Türkiye’ düşüncesiyle olumsuz bir algı yaratmaya başladı. Oysa FETÖ, ne tipik bir cemaat ne de gerçek anlamda bir sivil toplum kuruluşuydu; uluslararası istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir yapıydı. Ancak bu durum, tüm vakıf ve STK kültürüne mal edildi ve 2020’lerdeki pandemi süreci bu durumu daha da pekiştirdi.
Son olarak, 6 Şubat depremlerinde bazı STK’ların ortaya çıkması ve köklü kurumların itibarsızlaştırılması, bu süreçteki talihsiz bir gelişme oldu. Olağanüstü durumlar üzerinden köklü kurumları itibarsızlaştırmak mantıklı değildir. Bugünlerde yürütülen soruşturmalar, deprem döneminde büyük miktarda bağış toplayan bazı yapıların ciddi iddialarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Anadolu gibi dayanışma kültürünün yoğun olduğu bir toplumda, köklü kurumların itibarsızlaştırılması, yerini almak isteyen yeni yapıların ortaya çıkmasına neden olur. Bu tür dernekler, Kızılay gibi köklü kurumların hedef alınmasıyla dikkat çekti. Ancak bu yapıların vaatlerini yerine getiremediği ve toplanan paraların kötüye kullanıldığı iddiaları ortaya çıktı. 15 Temmuz sonrası STK ve vakıf kültürünün maruz kaldığı hasar, bu durumu daha iyi anlatamazdı.
Bu nedenle, 15 Temmuz’dan çıkarılması gereken en önemli derslerden biri, sivil toplum ile örgütlü suçlar arasında net bir ayrım yapabilmektir. Güçlü bir devlet, güçlü bir sivil toplumla tamamlanmalıdır. Devletin ulaşamadığı birçok alanda vakıflar ve dernekler önemli roller üstlenmiştir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, sivil toplumu zayıflatmak değil, şeffaflık ve hesap verebilirliği artırmaktır. Bu sayede, yeni FETÖ benzeri yapıların oluşmasının önüne geçilebilir ve Anadolu’nun asırlardır taşıdığı vakıf geleneği yeniden güç kazanabilir.
Politik açıdan, dış politika bağlamında son on yılın iyi analiz edilmesi önemlidir. Türkiye’nin dış politikada gelecekte etkisini göreceğimiz gelişmeler, son on yılda yaşandı. 15 Temmuz’u bir milat olarak almak yerine, süreci 2012-2013’ten başlatmak daha anlamlıdır. 2013’ten itibaren Türkiye’nin bölgesel bir aktör olma isteği, bazı çevrelerde rahatsızlık yarattı. Amaç, Erdoğan’sız bir Türkiye idealiydi. Bu mücadele, 15 Temmuz ile somut bir hale geldi. 15 Temmuz’dan itibaren Türkiye, güvenlik kaygılarıyla hareket etmeye başladı. Darbe girişiminin ardından Türkiye, Suriye’ye yönelik büyük bir askeri harekât gerçekleştirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin böyle bir harekâtı bu kadar kısa sürede gerçekleştirmesi, güçlü bir devlet refleksiyle açıklanabilir.
15 Temmuz sonrası askeri operasyonların başlaması ve devlet kadrolarında yarattığı travma, güvenlik kaygılarının öncelenmesine neden oldu. 2016-2023 dönemi, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının öncelendiği bir zaman dilimi oldu. Bu süreçte, yaptırımlar ve ekonomik sorunlar da önemli bir maliyet oluşturdu. Ancak Türkiye, bu sorunları aşmak için olağanüstü bir diplomasi yürüttü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki diplomasi, Türkiye’nin bu dönemi az hasarla atlatmasının temel sebebiydi.
2022 Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte Türkiye’nin jeostratejik konumu yeniden hatırlanmış oldu. Bu savaş, Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisini artırdı. Erdoğan’ın liderliğinde, Türkiye her iki tarafla da görüşebilen tek ülke olarak uluslararası alanda öne çıktı. 2023 seçimleri, Erdoğan’ın liderliğinin onaylanması anlamına geliyordu ve bu durum Türkiye’nin güvenlik kaygılarından bir nebze sıyrılmasına yardımcı oldu. ABD’de daha ılımlı bir Türkiye politikası izlenmeye başlanması, Türkiye’nin bölgesel konulardaki elini rahatlattı.
Gelecek dönemin en önemli meselesi, güvenlik ile normalleşme arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir. 15 Temmuz’un oluşturduğu güvenlik refleksi, tarihsel koşulları içinde anlaşılabilir. Ancak hiçbir toplum sürekli olağanüstü hâl psikolojisiyle yaşayamaz. Güçlü devlet kadar güçlü kurumlar, ekonomi ve sivil toplum da güvenliğin ayrılmaz unsurlarıdır. Türkiye’nin önümüzdeki on yılındaki başarısı, güvenlik kaygılarının gölgesinden çıkarak bu kurumsal kapasiteyi güçlendirmesine bağlı olacaktır.
Sonuç olarak, 15 Temmuz yalnızca başarısız bir darbe girişimi değil, Türkiye’nin devlet-toplum ilişkilerini ve dış politika önceliklerini yeniden şekillendiren tarihî bir kırılma noktasıdır. Bu on yıl içinde devlet, güvenlik alanında önemli bir tecrübe kazanmış ve dış politikada daha etkin bir aktör olmuştur. Ancak bu dönemin en büyük toplumsal maliyetlerinden biri, vakıf ve sivil toplum geleneğine duyulan güvenin zedelenmesidir. Önümüzdeki dönemde asıl mesele, güvenlik hassasiyetini korurken toplumsal güveni yeniden inşa edebilmektir. Kalıcı devlet gücü, yalnızca askerî kapasiteyle değil, vatandaşın devlete ve birbirine duyduğu güvenle de ölçülür. 15 Temmuz’un onuncu yılında verilmesi gereken en önemli mesaj, Türkiye’nin artık savunmada kalan değil, gündem belirleyen bir ülke olduğudur. Bu durumu sürdürmek, içeride toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve dışarıda daha geniş bir stratejik vizyonla hareket etmekten geçmektedir. 15 Temmuz’un onuncu yılı, bu yeni istikamet için bir dönüm noktası olmalıdır.




