Batı Medyasının İran’a Yönelik Habercilik Stratejileri ve Soğuk Savaş Mirası
Batı medyasının İran’a yönelik habercilik yöntemleri, Soğuk Savaş dönemi stratejilerinin izlerini taşıyor.
Burak Elmalı, ABD ve İsrail’in İran’a karşı sürdürdüğü savaşın, dilin ve Batı’nın ana akım medyasının habercilik yöntemlerinin hala birer savaş aracı olarak işlev gördüğünü vurguluyor.
Elmalı’nın The New Arab dergisinde yayımlanan yazısı, Haksöz Haber için çevrilmiştir.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü savaş, yalnızca bölgedeki istikrarı değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler terminolojisini de derinden etkilemiştir. Geleneksel kavramlar olan caydırıcılık, ulusal güvenlik ve varoluşsal tehditler, artık günümüz çatışmalarında geçerliliğini yitirmiştir. Önleyici savaş kavramı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de müdahaleci eylemleri meşrulaştırmak için kullanılmaktadır. Özellikle İsrail’in dahil olduğu çatışmalar, stratejik belirsizlik ve anlatı yönetimi ile sürdürülmektedir. Ana akım medya ise bu eski terminolojiyi kullanarak, dilin kendisini bir aldatma aracı haline getiren bir savaş alanı yaratmaktadır.
Uluslararası ilişkilerdeki geleneksel stratejilerin, net sınırlarla belirlenmiş bir dünyaya dayandığı unutulmamalıdır. Ancak günümüzde bu çerçeve anlamını yitirmiştir. Bir zamanlar BM Şartı’nda yer alan “kendi kendine yardım” kavramı, artık kalıcı önleme amacıyla bir silah haline gelmiştir. Güvenlik anlayışı, güç dengesini korumaktan ziyade, anlatı üzerinde tam hakimiyet kurmaya yönelmiştir. Soğuk Savaş döneminin mantığını kullanan analistler, stratejik belirsizliğin bir devletin savunmacı konumunu nasıl koruduğunu göz ardı etmektedir.
BBC, Reuters ve CNN gibi medya kuruluşları, bu anlamsal savaşın en önemli aktörleri arasında yer almaktadır. Özellikle İsrail kaynaklı şiddeti aktarırken edilgen yapı kullanılması, failin etkili bir şekilde ortadan kaldırılmasına yol açmaktadır. Örneğin, Tahran’da gerçekleşen bir saldırı haberi, genellikle “Patlama sesleri duyuldu” gibi ifadelerle başlamakta ve olayı adeta doğal bir afet gibi göstermektedir.
İran misilleme yaptığında ise dil anında aktif hale gelmektedir. Bu durum, çatışmalarda tarafların nasıl çerçevelendiğini de göstermektedir; İsrailli askerler “öldürüldü” denirken, Lübnanlılar “öldü” olarak ifade edilmektedir. Bu dilsel asimetri, ilk saldırının soğukkanlı bir zorunluluk olarak algılanmasına, misillemenin ise açık bir saldırı olarak damgalanmasına neden olmaktadır. Bu tür taraflı çerçeveleme, önleyici savaşın meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamaktadır.
Medya, savaş ve çatışma terimlerini bağlamından koparıp, önleyici bir kampanya olarak sunmaktadır. Bazı insanlar kasıtlı eylemlerle öldürülürken, diğerleri sanki kendiliğinden ölmüş gibi gösterilmektedir. Ayrıca, medyanın kullandığı örtmece dil, modern yayılmacılığın gerçekliğini de yumuşatmaktadır. “Kafa kesme saldırıları” gibi terimler, suikast ve altyapı tahribatı gibi kavramların yerini almıştır. Bu durum, suikastları cerrahi bir görev olarak sunarak, halkın algısını yönlendirmektedir.
Bugünkü kriz, aslında yeni bir olgu değildir. 11 Eylül sonrası ortaya çıkan söylem kalıplarının bir devamı niteliğindedir. O dönemde, “haydut devletler” olarak tanımlanan ülkeler, meşru hedefler olarak seçilmiştir. Benzer bir mantık, 7 Ekim sonrası İsrail’in Filistinlilere karşı işlediği savaş suçları bağlamında da görülmektedir. Okulların ve sivil bölgelerin bombalanması, güvenlik söyleminin savaşın insani gerçeklerini nasıl gölgeleyebileceğini göstermektedir.
Söylemsel paralellikler, kitle imha silahları iddialarının Irak savaşının gerekçesi olması gibi, günümüzdeki uranyum zenginleştirme tartışmalarında da kendini göstermektedir. Bush Doktrini’nin proaktif mantığı, o dönemde titiz bir şekilde sunulurken, günümüzdeki gerekçeler daha az özenli görünmektedir. Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt’in, İran’a karşı askeri harekâtı savunurken başkanın “güçlü içgörülerini” öne sürmesi, müdahale için gereken kanıtların titizliğinden ne kadar uzaklaşıldığını göstermektedir.
Uluslararası ilişkiler terminolojisindeki bu sorun, geleneksel medyanın seçici çerçeveleme uygulamaları için uygun bir araç haline gelmiştir. Giderek basitleşen haber dili, karmaşık jeopolitik gelişmeleri sadeleştirerek kamuoyunun algısını yönlendirmektedir. Bu çarpıtma sürecine karşı koymak için, alternatif bilgi kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Bu, demokrasinin temel bir ön koşuludur.
Şeffaflık, sahada gerçeklerin bedelini ödeyen gazetecilerin cesareti sayesinde oluşmaktadır. Al Jazeera’dan Vail el-Dahdouh gibi isimler, ailesini kaybetmesine rağmen haber yapmaya devam etmekte ve Gazze’deki insani durumu belgelemektedir. Bu tür çalışmalar, Batı’nın sterilize edilmiş retoriğine meydan okuyarak, anlatının daha şeffaf hale gelmesine katkıda bulunmaktadır.
Ancak sorumluluk yalnızca gazetecilere ait değildir. Uluslararası ilişkiler alanı da, Soğuk Savaş’tan kalma kavramsal sınırlamalarla yüzleşmelidir. Günümüz çatışmalarını anlamak için, bölgesel yayılmacılığı ele alacak yeni teorik çerçevelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tür paradigmaların geliştirilmesi, sosyal bilimcilerin acil bir görevidir. Aksi takdirde, hem akademik analizler hem de kamuoyu tartışmaları, modern çatışmaların gerçeklerini yorumlamak için yetersiz kalacak bir kavramsal dilin sınırlarına hapsolacaktır.




