Batı Şeria’da Sessiz İlhak: Yeni Bir Dönem Başlıyor

İsrail’in Batı Şeria’daki toprak gaspları, uluslararası dikkat Gazze’ye odaklanmışken hız kazanıyor. Bu durum, bölgedeki denklemleri değiştirebilir.

İsrail, uluslararası kamuoyunun dikkatinin Gazze’ye yoğunlaştığı bir dönemde, Batı Şeria’da Oslo Anlaşması’ndan bu yana en kapsamlı toprak gasplarını gerçekleştiriyor. Son aylarda yaşanan gelişmeler, bu bölgedeki hukuki ve siyasi dönüşümlerin en önemlileri arasında sayılmalıdır. İsrail’in aldığı kararlar, işgal altındaki topraklarda yerleşimciler için toprak edinme süreçlerini başlatmaktan, El-Halil’deki belediye yetkilerini devretmeye ve “C” bölgesi olarak adlandırılan alanlarda resmi arazi tescili ve takas sürecini başlatmaya kadar uzanıyor. Bu adımlar, yalnızca idari tedbirler değil, aynı zamanda uzun vadeli bir sürecin yeni halkaları olarak değerlendirilmektedir. Bu sürecin nihai amacı, İsrail’in Batı Şeria’nın büyük bir bölümünde fiili egemenliğini pekiştirmektir.

Bu gelişmeler, 7 Ekim 2023’teki “Aksa Tufanı” operasyonu ve Gazze’deki savaşın ardından, dünya kamuoyunun dikkatinin büyük ölçüde Gazze’ye odaklandığı bir dönemde yaşanıyor. Bu uluslararası ilgi boşluğu, İsrail’in yapısal adımlar atmasına imkân tanıyor; bu adımlar, kısa vadeli askeri gelişmelerden çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurabilecek nitelikte.

Batı Şeria’daki en önemli değişikliklerden biri, sivil işlerin yönetiminde askeri yapıdan yerleşim yanlısı siyasi kurumlara yetki devridir. 2022’de varılan bir anlaşma çerçevesinde, kentsel planlama, inşaat ruhsatları ve yapı denetimi gibi geniş kapsamlı sorumluluklar orduya bağlı sivil idareden siyasi bir yapıya aktarılmıştır. Bu durum, hukuki ve idari açıdan “geçici işgal” statüsünden kalıcı bir yönetim biçimine geçişin bir adımı olarak görülmektedir.

1967’den bu yana Batı Şeria askeri idare altında yönetilirken, yetkilerin kademeli olarak İsrailli sivil kurumlara devredilmesiyle askeri işgal ile sivil egemenlik arasındaki sınır giderek belirsizleşmektedir. Bu değişim, İsrail’in bu topraklardaki varlığının niteliğinin değiştiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

İsrail Bakanlar Kurulu’nun “C” bölgesinde resmi arazi tescili ve takas sürecini başlatma kararı, bu alanda bir dönüm noktasıdır. 1967’den beri durdurulan bu süreç, artık bu bölgedeki arazilerin bir kısmının birkaç yıl içinde “İsrail mülkü” olarak tescil edileceği anlamına gelmektedir. Bu uygulamanın pratikteki anlamı, Filistinli mülk sahiplerinin resmi ve güncel tapularını ibraz edememeleri durumunda arazilerin İsrail mülkü sayılabilmesidir.

“C” bölgesi, Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 60’ını kapsamakta ve Oslo Anlaşması’na göre statüsünün nihai müzakerelerde belirlenmesi öngörülmüştür. Ancak otuz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, nihai müzakereler sonuçlanmadığı gibi, geçici statüyü kalıcı hale getirecek adımlar atılmaktadır. Uluslararası hukuk açısından Batı Şeria, işgal altındaki toprak statüsündedir ve işgalci gücün mülkiyet rejiminde köklü değişiklikler yapma hakkı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, İsrail, Osmanlı dönemi ve İngiliz Mandası yasalarına dayandırdığı özel yorumlarla “C” bölgesinin geniş kesimlerini devlet arazisi veya askeri bölge ilan etmiştir. Resmi arazi tescili, durumu fiili kontrolden hukuki pekiştirme düzeyine taşımakta ve bu, geri dönüşü son derece zor bir adımdır.

Arazi tescili sürecinin başlamasıyla birlikte, toprakların İsraillilere satılmasıyla ilgili kısıtlamalar da kaldırılmıştır. Ürdün yönetimi döneminde Arap olmayanlara toprak satışını yasaklayan ve malik bilgilerini gizli tutan yasalar artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu durum, mal sahiplerinin isim ve bilgilerine erişim imkânı sağlarken, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla satın almanın yolunu açmaktadır.

Filistinlilerin ekonomik baskılar, seyahat kısıtlamaları ve inşaat ruhsatı alma zorluklarıyla karşı karşıya olduğu bir ortamda, arazi piyasasının açılması mülkiyetin tedrici bir şekilde el değiştirmesine neden olabilir. Bu transfer, açık bir kamulaştırma yerine hukuki ve mali mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşebilir; görünüşte yasal olan ancak pratikte bölgenin demografik ve mülkiyet yapısını değiştiren bir süreçtir.

El-Halil kentindeki gelişmeler, bu değişimlerin somut bir örneğini sunmaktadır. 1997’den bu yana özel bir protokolle iki bölgeye ayrılan El-Halil’de, belediye yetkilerinin İsrail’e bağlı sivil idareye devredilmesi, şehrin bazı kısımlarında Filistin belediyesinin rolünü fiilen zayıflatmaktadır. Ayrıca, yerleşimcilerin işlerini yürütmek üzere bağımsız bir kent kurumu oluşturulması planlanmaktadır. Bu yapı, yerleşimciler için tam destekli bir hukuki ve idari çerçeve sunarken, Filistinliler için daha kısıtlı bir çerçeve yaratmaktadır. Geçmişteki deneyimler, Filistinlilere inşaat ruhsatlarının kısıtlanması ve ruhsatsız evlerin yıkılması gibi uygulamaların, yerleşimlerin genişlemesiyle eş zamanlı olarak bölgedeki insan dokusunun değişmesine yol açtığını göstermektedir.

El-Halil’deki gelişmeler, diğer bölgeler için bir model teşkil edebilir; kentsel kontrol, kamu hizmetleri ve mekansal planlamanın giderek Filistin kurumlarının elinden çıkmasıyla şekillenen bir model ortaya çıkmaktadır. Oslo Anlaşması çerçevesinde oluşturulan Filistin Yönetimi, bağımsız bir devletin kurulmasına yönelik bir adım olarak düşünülmüştü. Ancak toprak ve kentsel planlama alanındaki kilit yetkilerin devredilmesiyle, stratejik işlevleri giderek kısıtlanmaktadır. Toprak ve kaynakların kontrolünün İsrail’de kaldığı bir senaryoda, Filistin Yönetimi’nin yalnızca nüfus işlerini yöneten bir kurum haline gelmesi kaçınılmazdır.

Uluslararası düzeyde hâlâ bir Filistin devletinin kurulmasından ve müzakerelere dönüş gerekliliğinden bahsedilmektedir. Bazı ülkeler geçtiğimiz yıl Filistin devletini tanısa da, bu adımlar sahadaki süreci durduramamıştır. Diplomatik söylem ile sahada şekillenmekte olan gerçeklik arasındaki uçurum her geçen gün derinleşmektedir. Eğer Batı Şeria’nın coğrafi omurgasını oluşturan “C” bölgesi resmen İsrail mülkiyeti çerçevesinde pekiştirilirse, gelecekteki Filistin devleti, birbirinden kopuk bölgelerden oluşan bir yamalı bohçaya dönüşecektir. Bu koşullar altında, sürekli bir toprak bütünlüğüne ve gerçek egemenliğe sahip bir devletin oluşma ihtimali giderek azalacaktır.

Batı Şeria’daki gelişmeler, yalnızca iç meseleler değil, aynı zamanda bölgesel sonuçları da olan bir durumu işaret etmektedir. İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki normalleşme planlarının çoğu, Filistin devletinin kurulması yolundaki ilerlemeye bağlıdır. Mülkiyetin pekiştirilmesi ve yerleşimlerin genişletilmesi süreci devam ederse, bölge ülkelerindeki kamuoyu baskısı artacak ve açık işbirliği için siyasi alan daralacaktır. Sonuç olarak, Batı Şeria’da yaşananlar, bir dizi idari karardan çok daha fazlasıdır. Bu süreç, toprak ve nüfus denklemini öyle bir şekilde değiştirebilir ki, Oslo çerçevesine dönüşü veya bağımsız bir Filistin devletinin gerçekleşmesini son derece zorlaştırabilir. Eğer bu yol engellenmeden devam ederse, Batı Şeria, tartışmalı bir topraktan, İsrail egemenliğinin pekiştirildiği bir alana dönüşecek ve Filistin meselesi çok daha karmaşık ve maliyetli bir aşamaya girecektir. Ancak bu sürecin kaderi kesin değildir. Bölgedeki siyasi gelişmeler, Filistinlilerin iç birliği ve uluslararası aktörlerin diplomatik hareketliliği geleceği etkileyebilir. Ancak net olan bir şey var ki, oyunun kuralları tedricen değişmektedir; göreceli küresel sessizlik içinde, sahada yeni bir gerçeklik yaratan hukuki ve idari bir değişim yaşanmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu