Şehit Ebu Ubeyde Huzeyfe: Ahlak ve Şehadet İfadesi
Ebu Ubeyde Huzeyfe, ahlakı ve duruşuyla tarihe damga vurmuş bir liderdir.
Milli Gazete yazarı Mustafa Uzun, Kassam’ın efsanevi sözcüsü şehit Ebu Ubeyde Huzeyfe’yi kaleme aldı.
Geçmiş, her zaman gürültüyle anılmaz. En kalıcı izler, çoğu zaman sessiz kalanların ardında gizlidir. Ebu Ubeyde Huzeyfe, bu sessiz tarihin bir parçasıydı. O, çağımızın yüksek sesli liderlik anlayışına karşı, vakur bir ahlak örneği olarak duruyordu. Bir figür değil, bir ölçüydü; bir sembol değil, bir karakterdi.
Ebu Ubeyde’nin sesi asla yükselmezdi. Çünkü hakikat, onun dilinde haykırmaya ihtiyaç duymazdı. Konuştuğunda kelimeleri artmaz, aksine azalırdı. Onun için söz, bir araç değil, bir emanet olarak değer buluyordu. Sessizliği ise uzun nutuklardan daha öğretici ve sarsıcıydı. Bu nedenle hitabı, bir propaganda dili değil, bir bilinç inşasıydı.
Onu tanıyanların ortak görüşü, Ebu Ubeyde’nin sade ve gösterişten uzak bir kişiliğe sahip olduğudur. Utangaç ama vakur bir duruş sergileyen bu şahsiyet, bulunduğu ortama ferahlık getirir, varlığıyla güven hissi oluştururdu. Oturuşu insanı yormaz, kalkışı ise iz bırakırdı. Sessizce girer, sessizce çıkardı. Ardında bıraktığı boşluk, doldurulamazdı; çünkü bazı insanlar sayılarıyla değil, nitelikleriyle eksilir.
Bu şahsiyetin inşasında Kur’an, merkezi bir rol oynamaktaydı. Huzeyfe, çocuk yaşta Kur’an’ı ezberlemişti. Ancak bu metni sadece hafızasında değil, ahlakında da taşımaktaydı. Kur’an, onun için bir metin değil, bir yaşam biçimiydi. Bu yüzden gereksiz sözlerden kaçınır, dedikodudan uzak dururdu. Dili, hakikati ifade etmek üzere terbiye edilmişti. Ahlakı, konuşmasından önce gelir ve bu da onu doğal bir otorite haline getirirdi.
Kardeşinin tanıklığı, bu olgunluğun erken yaşlarda başladığını ortaya koyuyor. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde birlikte yürüdükleri yollar, Kur’an ile şekillenen bir kardeşliği işaret ediyor. Ancak zamanla Huzeyfe, yükü ağırlaştıkça görünürlüğünü kaybetti. Hayatı, sabit bir mekâna değil, sürekli bir yolculuğa dönüşmüştü. Kendisi bu durumu şöyle ifade ediyordu: “Ben yolcuyum.” Bu cümle, onun dünyayla kurduğu mesafenin özüdür.
Arkadaşlarının tanıklıkları, Ebu Ubeyde’nin iç dünyasını net bir şekilde gözler önüne seriyor. Küçük bir odada, mütevazı bir yer yatağının bulunduğu mekânda çay ikram eden genç, tanınan maskeli sözcüden oldukça farklıydı. Ancak maskenin ardında bir imaj değil, bir gerçeklik bulunuyordu. Yüzündeki saflık, tavrındaki yumuşaklık ve duruşundaki hayâ, onun karakterini yansıtıyordu. Medyayı sevmediğini açıkça ifade etmesi, bu görevi bir arzu değil, bir itaat olarak gördüğünü gösteriyordu. Görev verilmişti ve bunu kabul etmişti; çünkü onun dünyasında itaat, ahlaki bir sorumluluktu.
Ebu Ubeyde’nin direnişi, bağırmakla ilgili değildi. Onunki bir duruş, bir bilinç haliydi. Hakaret etmedi, gerçeği sulandırmadı. Sözlerini, kabul edilebilir kılmak için eğip bükmedi. Sözleri, Filistin’in zeytin ağaçları gibi derin köklü, sarsılmaz ve evcilleştirilemezdi.
Şehadetinden kısa bir süre önce gönderdiği sessiz selam, bir veda niteliğindeydi. Yüksek sesle yapılmamış, ama derinden hissedilen bir veda. Bilenlerin bilgeliğiyle verilmiş son bir bakıştı. Ardında bıraktığı acı, yalnızca bir komutanın kaybı değil, aynı zamanda bir ahlak örneğinin, bir ölçünün ve bir istikametin kaybıydı.
Ailesiyle birlikte şehadete yürüdü; eşi, çocukları ve kardeşleriyle. Bu, bir rastlantı değil, kaderin bir ifadesiydi. Geride kalan İbrahim ise bir isimden öte, bir emanet olarak kalmıştı.
Son konuşmasında İslam dünyasının liderlerine yönelttiği söz, tarihe kazınmış bir ifadedir: “Ahirette hasmımızsınız.” Bu, bir öfke cümlesi değil, bir hesap ilanıdır ve bu hesap henüz kapanmamıştır.
Lider aramızdan ayrıldı; ancak liderlik sona ermedi. Çünkü bazı insanlar ölür, ama ardında bir miras bırakır. Ebu Ubeyde’nin mirası şudur: Liderler gider, yerlerini başkaları alır.
Allah rahmet eylesin. Şehadetini kabul buyursun. Makamını âli eylesin.




